Allâhü Lâ İlahe Illâ Hüvel Hayyül Kayyûm: Felsefi Bir Yaklaşım
Felsefi Düşüncenin Derinliklerine Yolculuk: Varlık, Bilgi ve Etik
Hayat, insanlık tarihinin başından itibaren kendini anlamak, anlamlandırmak ve dünyadaki yerini sorgulamakla geçmiştir. Her birey, bir anlam arayışı içinde; kendi varlığını, çevresini ve bu varlıkların ne anlama geldiğini keşfetmeye çalışır. Ancak, insanlık bu keşfi yaparken genellikle bir soruyla karşılaşır: Gerçekten ne biliyoruz ve bildiğimiz şeyin doğası nedir? Epistemolojik bir sorunun temelindeki belirsizlikler, ontolojik bir soruyu gündeme getirir: “Varlık nedir?”
Tüm bu felsefi sorgulamaların doğrudan etkileyebileceği bir kavram, İslam düşüncesinin temel taşlarından biri olan “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesidir. Bu ifade, kelime anlamıyla “Allah, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, Hayy (diridir), Kayyum (her şeyin varlık bulmasını sağlayan, sürekli kılan)” şeklinde çevrilebilir. Ancak, bu derin anlamı anlamaya çalışırken, felsefi bir bakış açısıyla etik, epistemolojik ve ontolojik perspektiflerden neler çıkarabiliriz?
Epistemoloji ve “Bilinemez Olan”
Bilgi, Gerçeklik ve Varlık
Epistemoloji, bilgi felsefesidir; bilginin doğasını, sınırlarını ve doğruluğunu sorgular. “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesi, epistemolojik açıdan düşündüğümüzde, insan bilgisinin sınırlılığını vurgular. Allah’ın varlığı, mutlak gerçekliği ve hayatı her yönüyle kuşatan varlık olarak tanımlanırken, insanın bu mutlaklık üzerindeki anlayışı ne kadar derinleşirse derinleşsin, yine de sonlu ve sınırlıdır. İnsan zihninin kapasitesine göre Allah’ı tanımak, tasavvur etmek ve anlamak mümkün olsa da, insan aklının ötesinde bir mutlaklık vardır. Bu, “bilinemez olan”ı da içine alır.
Filozof Immanuel Kant, bilgi kuramında insan zihninin, gerçekliğin yalnızca bir kısmını anlayabileceğini belirtir. Gerçeklik dediğimiz şey, bizim deneyimlerimize dayalı olarak şekillenir ve bu deneyimler de sınırlıdır. Kant’a göre, biz sadece fenomenleri – duyularımızla algıladığımız şeyleri – bilebiliriz, ancak “noumenon”, yani şeylerin kendisi, her zaman bilinemezdir. Bu bakış açısı, Allah’ın mutlak varlığını ve kayyûmiyetini anlamaya çalışırken, insanın sınırlarını kabul etmesini öğütler. “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesindeki Kayyûm sıfatı, varlıkları yöneten ve her şeyin varlığını sürekli kılan bir mutlaklık içerir. Bu, insanın evreni algılama biçiminden öte bir durumdur.
Bilgi Kuramı ve İnsan Zihni
Epistemolojik tartışmalar, çağdaş felsefede daha da ilginç hale gelir. Günümüzün postmodern filozofları, bilginin nesnel bir temele dayandırılamayacağını savunur. Michel Foucault, bilgi ve güç arasındaki ilişkiyi sorgulayarak, bilgi üretiminin toplumsal, kültürel ve tarihsel bağlamlardan etkilendiğini vurgular. Bu noktada, “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesi, mutlak bilgiye ve güç ilişkilerine karşı bir karşıtlık oluşturur. Allah’ın mutlaklığı, insanın bilgi edinme çabalarından bağımsız olarak var olan bir hakikattir. İnsan bilinci, bu mutlak hakikati doğrudan kavrayamaz; ancak bir süreklilik ve varlık düzeni üzerinde tefekkür etmekle sınırlıdır.
Ontoloji: Varlığın Temeli
Varlık ve O’nun Sıfatları
Ontoloji, varlık bilimi olarak tanımlanabilir. Varlığın ne olduğu, nasıl var olduğu, neden var olduğu ve onun temeli üzerine sorular sorar. İslam felsefesinde, “Hayy” sıfatı Allah’ın hayatının ebediliğini, sonsuzluğunu ifade eder. Allah her an var olan ve sürekli olarak hayat veren bir varlıktır. “Kayyûm” ise, varlıkları ayakta tutan, düzeni sağlayan ve varlıkların sürekliliğini sağlayan bir sıfattır.
Buradaki felsefi tartışma, varlık nedir sorusuyla ilgilidir. Hegel, varlığın özünü keşfetmek için, öz ile dış dünya arasında bir diyalektik ilişkiden söz eder. Varlık, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde diyalektik bir süreçten geçer ve sürekli bir evrim halindedir. Allah’ın “Hayy” sıfatı, bu diyalektik sürecin ötesinde bir mutlak varlık durumudur. O, değişmeyen ve sabit olan, yani evrimin ve dönüşümün dışında kalandır. Bu, Hegel’in varlık anlayışından farklı olarak, Allah’ın varlığının mutlak bir kaynağa ve denetime dayandığı bir varlık tasavvurudur.
Kayyûmiyet ve Varlık Düzeni
Ontolojik olarak, Kayyûm sıfatı, evrende her şeyin bir düzen içinde varlık bulmasını sağlar. Bu varlık düzeni, insan düşüncesinin ötesinde bir temele dayanır. Heidegger’in varlık anlayışına göre, varlık her şeyin temelidir ve tüm varlıklar varlıkla bağlantılıdır. Ancak, insan zihni bu varlığın anlamını kavrayamaz. Burada, Allah’ın Kayyûm sıfatı, insanın varlıkla olan ilişkisinin bir ötesinde bir düzenin varlığını ortaya koyar. Varlık, insanın ötesinde bir biçimde sürekli ve mutlak bir şekilde varlık bulmaktadır.
Etik Perspektif: İnsan ve Tanrı Arasındaki İlişki
Etik İkilemler ve Tanrı’nın Eylemleri
Etik felsefe, doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi değerleri sorgular. “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesi, insanın etik sorumluluklarını da doğrudan etkiler. İnsan, Allah’a ve onun koyduğu evrensel düzene karşı bir sorumluluğa sahiptir. Etik sorular şunları gündeme getirebilir: İnsan, özgür iradesiyle ne kadar etik bir seçim yapabilir? Allah’ın belirlediği ahlaki düzenin dışında insanın yapacağı bir etik seçim ne kadar geçerlidir? Buradaki sorun, insanın Tanrı ile ilişkisini, ahlaki sorumluluğunu ve özgürlüğünü sorgular.
Çağdaş etik teorilerinde, örneğin Kant’ın deontolojik ahlak anlayışında, bireylerin evrensel ahlaki kurallara uyması beklenir. Ancak, Allah’ın varlığı ve onun hükmettiği mutlak düzen, insanın etik sorumluluğuna dair farklı bir bakış açısı sunar. Tanrı, mutlak bir iyilik ve adalet kaynağı olarak kabul edilirken, insan bu evrensel düzen içinde etik bir varlık olarak kendini bulur.
Sonuç: Derin Sorular ve İçsel Yansımalar
“Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm” ifadesi, felsefi açıdan derin sorular ve sorgulamalar içerir. Epistemoloji, ontoloji ve etik perspektiflerinden bakıldığında, insanın mutlak gerçeklikleri anlama çabası, hep sınırlı ve öngörülemezdir. Bilgi, varlık ve etik arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışırken, bireyler ve toplumlar daha derin sorularla karşı karşıya gelir.
– İnsan, mutlak gerçekliklere nasıl yaklaşabilir?
– Bilgi ve etik anlayışımızı Tanrı’nın varlığıyla nasıl şekillendiririz?
– Varlığın temeli üzerine ne kadar derinleşmek mümkündür?
Sonuç olarak, bu sorular yalnızca felsefi birer tartışma değil, aynı zamanda insanın içsel yolculuğunun bir parçasıdır. İnsan, anlam arayışı içinde Tanrı’nın mutlak varlığını ve sıfatlarını anlamaya çalışırken, kendi varlık ve bilgi anlayışını da şekillendirir.